Çarşamba, Nisan 19, 2006

Sınav günü

Yine her zamanki gibi, bir cümleye ortasından dalıp, sayısız virgül ve bağlaçla başa dönüp, sonra da bir sona bağlayamadan ortada bırakıp yeni bir cümleye geçtim. Ama bu sefer, anlatılacaklar, onlara ilaveler, ve bu arada aklıma gelen yepyeni düşünceler içinde boğulup, "Birşey anlatabilmek için ben en iyisi hiçbir şey anlatmayayım, düşünmekle yetineyim" kararını verip, iki satırla çekilmek istemiyorum.

Ohh bee!

Şimdi masadan kalkmak, kendi masama geçmek, outlookumu açmak ve bu akşam ve yarınki eğitimin içeriğini açıklayan bir mail yazıp göndermem gerekiyor. Halbuki tam da konsantre olmaya başlamıştım. Bendeki en büyük sorun da bu işte, konsantrasyon. Aslında eskiden hiç böyle dertlerim yoktu, mırıl mırıl eşlik ettiğim bir müzik, kafadaki diğer tüm "başka şeylere dalma potansiyeli olan" hücreleri oyalıyor, geri kalanlarla ben başbaşa işimi hallediyordum dallanıp budaklanmadan. Şimdiyse her hücreden bir ses çıkıyor. Tamam geliyorum!

Bugünkü sınava canım çok sıkıldı. Hani şu "1 saat daha zaman olsa tüm soruları yapardım" diye çıkılan sınavlardan biriydi. Ben çalışmıştım ve "ahh be şurayı daha iyi okusaymışım" bile diyemedim. Kendime kızıp rahatlayamadan, öyle sinir içerisinde taksiye atladım. Geçen okuldan işe gelirken kullandığımız yoldan geldik, ama artık benzine gelen acaip zamların etkisinden midir yoksa hiç nedensiz öğle üzeri trafiğinden midir bilinmez, tam yokuşun başına gelmiştim ki taksimetrenin cebimdeki parayı yazdığını farkettim. Taksiden inip, öğle sıcağı ve inşaat toz-toprağı arasında yokuş yukarı tırmanır mısın? Hem de nasıl. Sonra kendime simit ve peynir ısmarlayıp bu sefer yokuşaşağı ilerledim ve ofise ulaştım. Yarım gün "kaytarmış" olmanın acısını 6.30 daki eğitimle çıkaracaklar tabii, olsun, yine de yarım gün kaytardım; kıskıskıs.

Dün gece banyoya girmeden hemen önce ve İlknur&bizim ailenin kızlarıyla yemekten hemen sonra, Bebel Gilberto eşliğinde ders çalışırken, yazı ne kadar özlediğimi hatırladım. Bu sene acaip hızlı geçti aslında, bir o kadar da yavaş? Off bilmiyorum. En son yazdı ve şimdi yine yaz, en azından ben öyle farzediyorum. Mart bitti ya, artık sürpriz soğuklardan kurtulduk nihayet, işten çıktığımda hava karanlık da olmuyor, hem yemekten sonra masa örtüsünü silkelemek için pencereyi açtığımda yaz yaz kokuyor dışarısı. Bebel diyordum, ne güzel söylüyor, yaz gecesi gibi. O söylüyor, ben eşlik ediyorum, fransızcaya biraz ingilizce katıp, vvjjşşş'larla süsleyip uydurduğum portekizcemle.

Çayım geldi masaya. Adettenmiş, bahar gelince bloglar da renkten renge bulanıp yenileniyorlarmış. Ya da ben yaparım, olur; her yer çiçek kokar.

Gözlerimi takvime diktim. Benim unutup veya üşenip ellemediğim takvimin geride kalmasını engelleyen biri de yok artık. Kırmızı çerçeve 12 nin etrafını sarmış, sadece bandı bir satır aşağı kaydırmak gerekiyor. Sash diyor ki, kendine özel büro istiyordun, o da oldu. Evet üstelik ekranım koridora da bakmıyor böylece. Yorgunluktan kafamı dağıtmak için oyalandığımı görmüyor kimse, -bilgisayarıma arada bağlanıp mouseımı sağa sola oynatan kişi dışında, kimse- en azından. Beni optik mouse teorisiyle kandıramazsınız! (paranoyaklık sınırındayım)

Hatice Abla bardakları toplamaya gelmeden çayımı içip işe güçe dalma zamanı geçiyor bile. Bloga bahar (ki benimki hep bahar) getirme işi de akşama kalsın artık.

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home