Havuz
Bir zamanlar oturduğum bir oda var yukarıda. Sonra ben buraya indim, oraya başkaları geldi. Bembeyaz oldu oda, şıkır şıkır ışıklı, cam masalı, kağıtlı-kumaşlı-çizimli-askılı-baskılı, yaratıcılara, yaratıcı bir oda. Oradaki ufak-tefek-eskiden çok şişman olduğunu anlatan- kızla konuştum bugün. Birbirimizi anlamaya çalıştık. Saçları havuzdan yeni çıkmış gibi kokuyordu. Bir saniyeliğine, aslında bunun kötü bir koku olması gerekip gerekmediğini düşündüm. Gerekmediğine karar verdim. Saçları çok güzel kokuyordu kızın. Yaz kokuyordu. Yazı özlediğimi düşündüm, ama o eski yazları. Bütün bir üç ayı ifade eden, hoplaya zıplaya İstanbul'a geldiğim, her gün havuza gittiğim, anneannemin, babamın şu anki yaşında olduğu yazları.
Sabahın serinliğinde evden çıkardık, mayolar-havlular anneannemin boyuna çizgili renkli plaj çantasına, biz koşar-adım arabaya. İstinyeden inerdik boğaza, ben arabada uyurdum. Arabayı orduevinin içine parkederdi anneannem, hayvanatbahçesine bakmadan girmezdik havuzun kapısından. Sırtını yamaca yaslamış havuzun arka kısmındaki masalara otururduk mutlaka, o taraf gölge olurdu. Gölgede kaldığından buz gibi olan Kalebodurla kaplı banklara havlularımızı seredik. Bankların arkasından, gölge yerlerini pek sevip kocaman kocaman açmış ortancalar sarkardı morlu-pembeli. Tuvaletlerin kapısından geçerken ayaklarımızı şarap rengindeki buz gibi ilaçlı suya batırırdık, mikrop kapmayalım diye. Hala doğru olup olmadığını bilmediğim, ama delicesine inandığım o hikayeyi anlatırdı anneannem : "Havuzun sularında ilaç katılırdı ve tuvaletini yapacak olan olursa, etrafı o ayaklarımızı soktuğumuz suyun rengi gibi mosmor olurdu." Etraf kaşarlı tost kokar, radyoda Tracy Chapman-Fast Car çalardı...
Hayal meyal hatırlıyorum o günleri, güneşin altında koşturan, havuza girip çıkan ve güç bela balıklama atlayan sarı üstüne pembe puantiyeli, fırfırlı mayolu küçük bir kızdım. Havuzda tanıştığım arkadaşlarımdan biri sormuştu bir gün parmağıyla anneannemi işaret edip, kaç yaşında olduğunu. Tahmin et, demiştim, 60 demişti. Doğruydu, anneanneler 60 yaşında olurdu o zamanlar.
Sabahın serinliğinde evden çıkardık, mayolar-havlular anneannemin boyuna çizgili renkli plaj çantasına, biz koşar-adım arabaya. İstinyeden inerdik boğaza, ben arabada uyurdum. Arabayı orduevinin içine parkederdi anneannem, hayvanatbahçesine bakmadan girmezdik havuzun kapısından. Sırtını yamaca yaslamış havuzun arka kısmındaki masalara otururduk mutlaka, o taraf gölge olurdu. Gölgede kaldığından buz gibi olan Kalebodurla kaplı banklara havlularımızı seredik. Bankların arkasından, gölge yerlerini pek sevip kocaman kocaman açmış ortancalar sarkardı morlu-pembeli. Tuvaletlerin kapısından geçerken ayaklarımızı şarap rengindeki buz gibi ilaçlı suya batırırdık, mikrop kapmayalım diye. Hala doğru olup olmadığını bilmediğim, ama delicesine inandığım o hikayeyi anlatırdı anneannem : "Havuzun sularında ilaç katılırdı ve tuvaletini yapacak olan olursa, etrafı o ayaklarımızı soktuğumuz suyun rengi gibi mosmor olurdu." Etraf kaşarlı tost kokar, radyoda Tracy Chapman-Fast Car çalardı...
Hayal meyal hatırlıyorum o günleri, güneşin altında koşturan, havuza girip çıkan ve güç bela balıklama atlayan sarı üstüne pembe puantiyeli, fırfırlı mayolu küçük bir kızdım. Havuzda tanıştığım arkadaşlarımdan biri sormuştu bir gün parmağıyla anneannemi işaret edip, kaç yaşında olduğunu. Tahmin et, demiştim, 60 demişti. Doğruydu, anneanneler 60 yaşında olurdu o zamanlar.


0 Comments:
Yorum Gönder
<< Home