Cuma, Mayıs 26, 2006

TGIF

Zor haftanın son iş saatinin içerisindeyim. Gerçi son iki gün işe geldim sayılmaz ama buradakinden daha fazla çalıştım herhalde. Dün kütüphanede yaklaşık 7 saat kalkmadan üzerinde oturduğum sandalye bilir, gözümü ekrandan 1 dk ayırmadım. Bu yumurta kapıya dayanınca başlayan yoğun temponun ardından çalışmalarımız da meyvesini verdi elbette, bugün tezimi teslim ettim. Copy centerda öylesine heyecanlıydım ki çalışan adamı deli ettim, iki küçük hatayı düzelttim; kaynakçayı düzenlerken numaraları 4 ten sonra kaydırmışım, 9 a kadar düzeltip ters bir sesle "daha çok var mı"diye sordu ama zaten tek sayfa olan kaynakçam bitmişti bile. Baskıdan çıkan sayfaları elime aldığımda sakinleştim, o kadar, o kadar güzellerdi ki. Sonra sıra aşağıya inip karton ciltin yapılmasını beklemeye geldi. Elim çenemde, sayfaların makinaya yerleştirilmiş kapağın içine konup tutkallanmasını izlerken çocukluk yıllarıma daldım gittim...

İlkokuldayken hep kitaplarım parçalanırdı benim. Aslında kitabı seven ve iyi bakan biri olmama rağmen, artık çok çalışmaktan mıdır:) bilemiyorum, benim kitapların sayfaları hep ayrılırdı. Daha kitabın kapağını ilk çevirip bir sayfayı açmamla, kitap ikiye ayrılıverir, tutkallı ten rengi gövdesi ortaya çıkardı. Babamla şimdi neresi olduğunu gözümün önüne getiremediğim bir ciltçiye giderdik. Yerlerde talaşlar, karton kırpıkları, içerisi kağıt kokardı. -Orada kitabım soyulur, kocaman bir aletle zımbalanır, sonra kapağı üzerine geri yapıştırılırdı. Tertemiz yepyeni olurdu yalnız ufak bir sorunla. O kadar sağlam yaparlardı ki cildi, bir daha kitabı herhangi bir sayfada açık tutamazdım, kapaklardan birini başka kitapların altına sıkıştırmak ya da daha orta sayfalardan birisini açacaksam, kalemkutumla üzerine ağırlık yapmak zorunda kalırdım.

Adamcağıza, bana küçükken kitaplarımı toparlatmak için gittiğim ciltçiyi hatırlattınız diyecektim ki işi bitti, keskin bıçaklı bir makinayla artanları da kesip attıktan sonra 5 adet gıcır gıcır proje kitabım ellerimdeydi. Tarif edemeyeceğim kadar duygulandım birden, öyle ki uça coşa çıktığım kırtasiyede şemsiyemi unuttum. Sonra hemen dönüp aldım tabii, bilemiyorum söyledikleri gibi radyasyonlu yağacaksa yağmur, şemsiye ne kadar koruyucu olabilir? Okula gidince boğaza son bir kez baktım şöyle uzun uzun, boğaz kıpır kıpırdı bugün, okul sakindi. belki o kadar sıkıntısını çektikten sonra özlemem için uzun bir zaman geçmesi gerekiyordur, belki de orayı asıl değerli yapan şeyler yanımdaki kişilerdi ve artık o dostlar orada hatta o dostluklar hayatımda olmadığından, fazla birşef ifade etmez oldu oralar, bildiğim sadece artık bambaşka bir dünyam var benim, o yılları aştım.

Okuldan sonra annemin yanına uğradım. Biraz dolaşmayı düşünüyorduk ama nişantaşı sokakları kalabalık ve sıcak, ben yorgun ve hafif mızmızdım. Üstelik Nişantaşı'nde doğru dürüst kuyumcu olmadıoğını farkedip bozulmuştum. Külçe altın var mı diye sorduğum "kuyumcu", bana "takı" sattıklarını söyledi nazikçe, aslında benim de içimden hiç nişanlılara külçe takmak gelmiyor ama kişinin zevkini bilmeden takı almak çok zor (ki benim gönlümden inci küpe geçiyor, çok yakışacağını, çok da seveceğini düşünüyorum, hem klasik hem de minimum riskte) ve çeyrek altının en sempatik alternatifi "kontür yükleme kartı üzerine simkart" modeli altın külçeler.

Nişan yarın ve ben daha ne giyeceğime bile karar verebilmiş değilim. Hani şöyle cici elbiseler vardır, pastel renklerde kolsuz V yakalı, belden kuşaklı hafif dar kesimli. Bej çanta ve yine bej kapalı yuvarlak buruni bilekten bantlı ayakkabılarla kombine edilir... İşte bende onlardan yok. Peki her kadının kurtarıcısı siyah elbise? Ondan da yok. (Olsaydı da giymek gelmezdi içimden bu yaz başı gününde.) Karman çorman olmuş kafam ve yorgun bacaklarımla, eve gidip tavandaki pervanenin altına serilmek istiyorum. Olamaz, kuaförr??

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home