Salı, Aralık 13, 2005

Uykucu salı

Bu sabah, şirketin yokuşunu, iş için uygun olup olmadığına karar veremediğim spor ayakkabılarımı giydiğim için şükrederek indim. Yerlerinden fırlamış kaldırım taşlarının altını basan, dükkanlarının önünü yıkayan esnafın akıttığı sular, her adımda kenarlardan fışkırıyordu. Dün, babetlerimi giyerek boyumun ölçüsünü almış olan ben, bugun kaldırımda seke seke ilerliyordum. Etraf kıymalı börek ve sigara kokuyordu. Otobüslerden inenlerin, yaya geçitlerinde kaynaşarak oluşturdukları, soldan sağdan ve karşıdan gelen insan seline direnmek güçtü. Yine de İstanbul'da olmayı sevdiğimi düşündüm. Gülümseyemediysem de, en azından somurtmayarak girdim ofise. Yeni bir gün daha başladı.

Evet uykucuyum, kabul ediyorum. 7 saat hiçbirşeye yetmiyor. Çalarsaatten dakik olan anneannem odama girdiğinde etraf henüz kapkaranlık, daha sabah olmuş olamaz. Havalar soğumaya başladı, yorganın tatlı sıcaklığı nasıl bırakılır? Hadi kalk, uykucu, bu okul değil, işe gitmen lazım! Aklıma sevgilimin cuma akşamı yemek masasında gözlerim kapandığında söyledikleri geliyor: "Yaşayıp yaşayacağın bu kadardı, geçmiş olsun!" Yoo ben sabah erken kalkmaktan gayet memnunum. Sadece 5 dakkacık daha...

Bugün de benim gibi uykucu. Hala toplayamadı enerjisini, zaman geçmek bilmiyor. İkinci bir kahve içsem, ona da ikram etsem? Uyanır mı acaba?

Cuma, Aralık 09, 2005

First week

İş hayatındaki ilk haftamın sonunda izlenimlerim genellikle mutluluk verici. Bir gece yattım ve ertesi sabah hayatımda kendimi motive edip de gerçekleştirmeyi başaramadığım birçok değişikliği yapmış olarak uyandım sanki. İşin aslı, elim mahkum:) Artık sabah 7 dedin mi ayaktayım. Hatta evden çıkmadan kahvaltı bile yapıyorum. Metroya kadar, indikten sonra da ofise, toplam 20-25 dakika yuruyorum. Ve sigarayı bırakalı 3 haftayı geçti! (Bunun işle bir alakası yok ama söylemeden edemedim)
2 saat sonra buradan çıkacağım, belki biraz alışveriş yapıp güzel bir yemek pişireceğim, yanına da bir şişe şarap.. Harika! Tek sorun, bugün geçmek bilmiyor ki!!

Cumartesi, Aralık 03, 2005

Cuma sendromu


Boylesine amacsiz ve sakin gecirdigim son cuma aksamim da birazdan son bulacak ve ben kendimi yataga atacagim. Bundan sonra hicbir cuma boyle olmayacak, biliyorum. O yuzden, kosullar elverdigince bu umursamazligin, bu heyecansizligin tadini cikarmaya calisiyorum. Hos, bugun aldigim uzucu haberlerden sonra pek tadim kaldigi da soylenemez. Daha cok tirnaklarimdan tad almaya calisiyorum. (Biliyorum sevgilim, soz vermistim ama bugun beni hos gor)
Ozetle; bu sabah (oglene dogru) cep telefonumun calmasiyla zipliyorum. Ekranda, sali gunu is gorusmesine gittigim sirketin numarasi. Ilk tepkim, sesi kesmek. Cevapsiza dusuyor. Telefonun sesini hepten kapatiyorum. Komodine biraktigim telefona popomu donup yorgana sariliyorum. 3 saniye sonra dusuyor jeton, telefonu kapiyorum, isik yanip sonuyor. Balkona dogru depar atiyorum, evimde telefonun cektigi nadir koselerden. 14.30'da ikinci gorusmem var. Apar topar banyo yapip giyinip cikiyorum. Pazartesi ise baslayacagimdan emin herkes. Ama daha para konusmadik? Konusuyoruz. Daha dogrusu pazarliga oturuyoruz. Geri adim atmiyorlar. Master yapmis mezunlarin kabul ettikleri, yeni baslayanlarin calistiklari ucretlerin yaninda benim dusundugum rakam, 2 boy buyuk kaciyor. Telefonla kararimi bildirecegimi soyleyerek cikiyorum. Piyasa malum. Ve ben calismak istiyorum. Arayip bildiriyorum, pazartesi sabah 8.30'da isbasi yapiyorum...

Ve iste belki bir fincan kahveyle yarim saat daha uzatacagim, bir pazartesi aksamindan hicbir farki olmayan son cuma aksamim surup gidiyor...

Ise baslamanin sevinci ve heyecani cok surmuyor. Bir vefat haberi. Ardindan bir agir hasta... Belki benim degil, ama en yakinlarimin anneanneleri. Sarsiliyorum... Anneannesiyle yasayan biri olarak daha da eziliyor kalbim.
"Benim kizlar"in en delisi ariyor sonra. Hakkini verdigi bir ailesi, yuvasi olmadan, asla mutlu olamayacagindan; hicbir isin, yukselecegi hicbir noktanin onu, cocugunu en iyi sekilde yetistirmek, evinin duzenini kurmak, sorumluluklarini eksiksiz yerine getirmekten daha cok tatmin etmeyecegine inandigindan bahsediyor.



Daha siradisi hayaller kurmadik mi hepimiz?
Ama gercek hayatta sadelikten yana degil miyiz?