Cuma, Nisan 28, 2006

Çernobil vs Sinop


26 Nisan Çarşamba, Çernobil nükleer faciasının 20. yıldönümüydü.
Sinop nükleer santralinin gündemde olduğu şu günlerde, yapılan gösteri ve protestolar, ne derece tehlikeli adımlar atmakta olduğumuzun "farkına varılmasına" yetti mi bilmiyorum... Bildiğim şu ki, her ne kadar basında Taksim'de yapılan gösterilere, "nükleere karşı insan zinciri"ne yer verildiyse de, hepimizin hayatını ve geleceğini etkileyen bu derece hassas bir konu, Cumhuriyet Gazetesi dışında ilk sayfaya bile taşınmadı; televizyonlarda ise bu habere, bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı, bir "Semra Hanım", bir "İşte falanca kanalımızın yeni dizisi" haberlerine ayrılan zamanın 10 da biri kadar süre değer biçildi.

Lütfen kulak verin :

"Elektrik Mühendisleri Odası olarak sekreteryasını üstlendiğimiz Nükleer Karşıtı Platform'un 26 Nisan'da Ankara'da yapacağı kitlesel basın açıklamasına ve 29 Nisan'da Sinop'ta düzenleyeceği mitinge tüm halkımızın katılımını bekliyoruz. Nükleer Karşıtı Miting Yer: Sinop Tarih: 29 Nisan 2006 Saat: 12:00 " http://www.emo.org.tr/

Tıklayın :

http://www.nukleerehayir.org/
http://www.greenpeace.org/turkey/chernobyl/

Ziyaret edin :

Greenpeace'den 2006’nın en anlamlı sergisi : yüzleşmeye hazır mısınız?



Ünlü fotoğrafçı Robert Knoth’un objektifinden Çernobil’in mirasını bedenlerinde ve ruhlarında taşıyan insanların öyküleri İstanbul ve Ankara’da görülebilecek.
Sergide geçtiğimiz yıl Dünya Basın Ödülleri’nde ödül kazanmış bir fotoğraf da bulunuyor. Sergi 18 Nisan’da Avrupa Parlemantosu’nda açılacak ve sonrasında 30 ülkede eşzamanlı olarak sergilenecek. Gösterildiği şehirler arasında Londra, Roma, New York, Berlin, Amsterdam ve Melbourne de bulunuyor.
Sergi koordinatları: SİNOP 18-29 Nisan Liman’da. ANKARA 18-23 Nisan Yüksel Caddesi’nde. İSTANBUL 24 Nisan’dan itibaren İstanbul Deniz Otobüsleri (IDO) Karaköy İskelesi’nde sergimizi gezebilirsiniz.
http://www.ibb.gov.tr/tr-TR/Haberler/HaberDetay.html?HaberId=22186

Çarşamba, Nisan 26, 2006

Baby did a bad bad thing

Evet belki sadece fotograftılar, ama onlar benim fotograflarımdı, ve gittiler. Yok oldular.
Fotoğraflar ne ki, insanlar yok oluyor. Aynı onların başına gelen şey gibi, oradalar ve orada olacaklarından eminsin, herşey yolunda gidiyor, sonra birden, durup duruken, hiç beklemediğin bir anda, nedenini bile algılayamadan, bazıları kalıyor, bazılarıysa gidiyor.
Ve o kadar dosyanın, bilgisayarımda duran gerekli gereksiz şeylerin arasında kaybolan benim fotoğraflarım oluyor. Şans mı, yoksa birşey öğrenmem için gönderilen bir mesaj mı bilmiyorum.

İçimden hiçbirşey yapmak gelmiyor.

Greenpisi ve Kaplan

Hayaller hiç bitmiyor.
Dün akşam Sash'le Pelit'te kahve içtikten sonra eve doğru yürürken kendi kendime, kısa ve uzun vadede gerçekleştirmenin beni en mutlu edeceği hayallerimi düşündüm.
Ev((im)iz))e kablosuz internet bağlantısı,
Serissa'ma kardeşler, belki hercai menekşe, anneannemin pazardan aldıkları gibi (ben küçükken balkonun iç camında küçük saksılarda bir sürü menekşe dururdu anneannemin evinde), hatta bir tane aşk merdiveni,
Üzümlerinden şarap yapacağım bana ait küçücük bir bağ.

Annemle konuştuk, sabahları ofise en erken o gittiği için, bütün gece yalnız başına sıkılan kedi anneme musallat oluyormuş, ayaklarına dolanıp masasına hopluyormuş. Anneannem kadar olmasın, annem kedilerden pek hoşlanmaz. Anneannemin nefreti ise çocukluk yıllarına dayanıyor. Anlattığına göre, küçükken misafirliğe gittikleri bir evin bahçesinde kurulu salıncakta kardeşini sallıyormuş. Kardeşi dengesini kaybedip salıncağa oturuvermiş, önceden oraya kurulmuş uyumakta olan evin kedisinin tam üzerine. Can havliyle fırlayan kedi, salıncağın ipinin anneannemin elinde olduğunu görünce onu kovalamaya başlamış. "annecim annecim" diye bağırarak bahçede turlayıp, masanın üzerine zıplayıp çorba kasesini deviren anneannemi sonunda biri kucağına alıp kedinin hışmından kurtarmış. O gün bu gündür anneannem kedileri hiç sevmez.

Aslında babamın da benzer bir hikayesi var. İzmir'de çocukluğunun geçtiği evin en yırtıcı dişi kedisi "Kaplan" (ismi bile musallat olunmayacağı işaretini veriyormuş halbuki) bir gün bir başka kediyle koklaşırken, babam ve arkadaşı bunları rahatsız etmeye başlamışlar. Bizimkiler ellerinde çomaklarla kedileri dürtükleyince Kaplan geri dönüp bir bakış fırlatmış, öyle ki babamlar çomakları sallayıp kaçmaya başlamışlar. Kaplan önce babama yaklaşmış, babam eliyle vurmaya çalışırken avucunun içini tırmalamış. Sonra dönüp öteki çocuğa saldırıp bileğini dişlerini geçirmiş. Sonuç olarak babam ve arkadaşı, kedi, kendi kedileri olmasına rağmen, kuduz aşıları olmuşlar bir güzel. Ama babam kedileri çok sever.

Salı, Nisan 25, 2006

İş hayatından seçmece sorular

1.Bugünün geçmek bilmemesinin sebebi nedir?
2.Bir sorunu (hem de büyük bir tanesini) çözer çözmez neden daha büyüğü çıkıverir insanın karşısına?
3.Neden sorumluluk sadece sende olmamasına rağmen, o sorunla uğraşan sadece sen olursun?
4.Tam da ihtiyacın olduğu zaman aradığın telefonlar neden meşguldür, ya da daha da kötüsü neden çalaar çalaarr cevap vermez?
5.Çözüm olarak bilgisayarın açıp kapanması önerildiğinde, neden IT'cilere "peh peh... öneri dediğin bu mu" bakışları fırlatılır ve birşey bilmiyor muamelesi yapılır? (%90 işe yaramasına rağmen)
6.Outlookta gönderilen bir mailin teslim edilememesi, wordde kilitlenme, explorerın bir sayfayı açamaması gibi problemlerin tanımı neden "Bilgisayarım kesinlikle çalışmıyoooorrr" dur?
7.Neden serverlar hep cumartesi sabahları sorun çıkarır?

Japonya'da olsanız..

Sadece can sıkıntısından Sash'ın gönderdiği linke tıklayacağım. Mailde diyor ki, şu an Japonya'da iş başvurularında bu linkteki IQ testini veriyorlarmış...

Yönlendirme :
Linkte, büyük mavi yuvarlağı tıklayin.

Oyun kuralları :
1.Herkes nehirden karşıya geçmeli,
2.Kişileri sala bindirmek/indirmek için kişilerin üzerine, salı karşıya geçirmek içinse kırmızı yuvarlaklara tıklamak gerekiyor,
3. Bir seferde sadece 2 kişi sala binebilir,
4. Anneleri yokken, baba kızlarin hiçbiri ile sala binemez ve aynı yerde kalamaz, (ilginç bir kural)
5. Babaları yokken, anne oğullarından hiçbiri ile sala binemez ve aynı yerde kalamaz, (ilginç kural part II)
6. Hırsız, polis yokken digerleri ile yalnız kalamaz, (sonunda mantıklı bir kural)
7. Salı kullanmayı sadece kadın, erkek ve polis biliyor.

Bakalım Japonya'da olsam, beni işe alırlar mıydı?

http://freeweb.siol.net/danej/riverIQGame.swf

Pazartesi, Nisan 24, 2006

Wolf Creek

Bugünü tamamlayıp eve gitmek ve notebookumun başına geçip Strasbourg fotoğraflarını ayıklayıp, hazırlamayı planladığım duvar panosu için seçim yapmak istiyorum. Bunun öncesinde elbette Sash'la onlara gidip bilgisayarımı adam etmemiz gerekiyor. Scrapbooking kitabımı karıştırmak, bastıracağım fotoğraflara uygun bir format tasarlamak ve işe girişmek ise korkarım haftasonuna kalacak. Tüm hayallerim haftasonunu işaret ederken, benim o iki günde içimden bayılıp uyumak ve dvd izlemekten başka birşey gelmediğini düşünürsek, projem birkaç hafta daha sarkacak sanırım...

Bu haftasonu izlediğim filmin etkisinden hala kurtulabilmiş değilim. Çok ilgimi çeken, heyecan verici bir yolculuk-keşif hikayesiyle başlaması ve kahramanlardan birini fazlaca sempatik bulmam nedeniyle, film beni çabucak içine aldı. Tam da bu nedenle (ve gerçek bir hikayeden yola çıkılan senaryosu nedeniyle) işler çığrından çıktığında uğradığım şaşkınlık ve dehşet kat kat arttı; öyle ki kabullenmek istemedim, bir noktada, "Bunlar rüya olmalı" diye kendimi rahatlatama yolunu bile denedim, ama nafile.

Avusturalya'da yılda 30.000 kişinin kaybolduğu, bunların %90'ının, 1 ay içinde bulunduğu bilgisiyle başlayan filmin sonunda, geri kalan 3000 kişiye ne olduğu konusunda sinir bozucu bir teoriniz oluyor. Çekimleri, oyuncularının performansı ve "iyi ama, bu benim de başıma gelebilirdi" hissiyle kıvranmanıza yol açan senaryosu gözönüne alındığında, amacına ulaşmış, başarılı bir film izlemiş oluyorsunuz. Gerilim ve yaratacağı rahatsızlıkla başedebilecekler kaçırmamalı.


Wolf Creek
-The thrill is in the hunt-

STARRING:
John Jarrat, Nathan Phillips, Cassandra Magrath, Kestie Morassi, Andy Mcphee, Aaron Sterns, Gordon Poole
DIRECTOR:
Greg McLean
STUDIO:
Dimension Films
GENRE:
Thriller

Cover Letter

Bugün kariyerim için yeni adımlar atma günüm. Aslında bir süredir internetten iş ilanı taramalarıma hız vermiş durumdaydım ama bu sefer daha bilinçli bir şekilde ilerliyorum. Hatta oturup kendime, uzun zamandır savsakladığım motivasyon mektubundan bile hazırladım. CV yazmak bile saatler sürerken bunu bu kadar çabuk hallettiğime inanamadım, üstelik bir şablon bile yoktu elimde, sadece internetten indirdiğim fransızca bir "motivasyon mektubu nasıl yazılır?" başlıklı yazı vardı-ki çok yardımcı oldu. Mektubumu okuduktan sonra "vay be" dedim kendi kendime, "ben olsam kesin görüşürdüm". Sash ise "Bu kadar istekli birini ben işe almazdım" dedi..?! Ama benim elimde malesef istedikleri deneyimden yok Sash'cığım dedim ben de, o yüzden istek, motivasyon ve hatta tutkuyla açığı kapatmaya çalışıyorum!

Kıssadan hisse, önyazı demek, fark demek, istek demek; ben bile o kadar üşenirken, çoğunluğun hazırladığı önyazıların aynı şablonun kopyaları olduğuna ve işi gerçekten isteyenlerin, kuru kuru bir CV yollamakla kalamayacaklarına, heyecanlarına mutlaka işverene aktarmaya çalışacaklarına inanıyorum. Önemli olan, kim olduğunun, değerlerinin, o işi neden istediğinin farkında olmak, arkası zaten kendiliğinden geliyor.

Çarşamba, Nisan 19, 2006

İş çıkışı

Tam gülerek okuduğum falım kağıdını buruşturacakken aklıma bir fikir geldi, dedim ki kendi kendime bu falım kağıtlarını biryerlerde kullansam. Belki fortune cookies pişiririm günün birinde ve içlerine bunları koyarım. Sonra bunun yaratıcılıktan kısmak olacağı kanaatine vardım ve vazgeçtim. Falım kağıtlarım başka fikirleri bekleyedursun, ben de misafirlerimin kaderlerine ne çıkacağını düşüneyim...

Sonra akşamki eğitimim iptal oldu. Kardeş işyerinden aradılar,
-Juli Hanim merhabalar,
-Merhaba?
-Biz bu akşam gelemiyoruz.
-Nasıl?
-Biz eğitime gelemiyoruz. Sevindiniz değil mi?(!!!)
-Yok canım neden sevineyim. Ben bu akşam sizi alabilmek için toplu eğitimi yarına ertelemiştim, o yüzden sevinmedim... Neden gelemiyorsunuz?
-Hepimiz mesaiye kalıyoruz, çok yoğun işler.
-Peki!
...blablabla....
Dedim ki kendi kendime, vayy be, demek başka birşey isteseymişim olacakmış. Hemen telefona sarılıp Sash'ı aradım, o da ne, o da mesaiye kalacakmış, brrrr. Ben de eve gidip bitirme projemle ilgili araştırmalarıma dalayım en iyisi.

Annemi aradım. Aynı muhitte çalışmaya başlayalı 3 haftayı geçmiş olmasına rağmen hala beraber eve dönmeyi becerememiştik, bu akşam yapıyoruz sonunda! Alsak alsak Migros'tan ne alsak?

Sınav günü

Yine her zamanki gibi, bir cümleye ortasından dalıp, sayısız virgül ve bağlaçla başa dönüp, sonra da bir sona bağlayamadan ortada bırakıp yeni bir cümleye geçtim. Ama bu sefer, anlatılacaklar, onlara ilaveler, ve bu arada aklıma gelen yepyeni düşünceler içinde boğulup, "Birşey anlatabilmek için ben en iyisi hiçbir şey anlatmayayım, düşünmekle yetineyim" kararını verip, iki satırla çekilmek istemiyorum.

Ohh bee!

Şimdi masadan kalkmak, kendi masama geçmek, outlookumu açmak ve bu akşam ve yarınki eğitimin içeriğini açıklayan bir mail yazıp göndermem gerekiyor. Halbuki tam da konsantre olmaya başlamıştım. Bendeki en büyük sorun da bu işte, konsantrasyon. Aslında eskiden hiç böyle dertlerim yoktu, mırıl mırıl eşlik ettiğim bir müzik, kafadaki diğer tüm "başka şeylere dalma potansiyeli olan" hücreleri oyalıyor, geri kalanlarla ben başbaşa işimi hallediyordum dallanıp budaklanmadan. Şimdiyse her hücreden bir ses çıkıyor. Tamam geliyorum!

Bugünkü sınava canım çok sıkıldı. Hani şu "1 saat daha zaman olsa tüm soruları yapardım" diye çıkılan sınavlardan biriydi. Ben çalışmıştım ve "ahh be şurayı daha iyi okusaymışım" bile diyemedim. Kendime kızıp rahatlayamadan, öyle sinir içerisinde taksiye atladım. Geçen okuldan işe gelirken kullandığımız yoldan geldik, ama artık benzine gelen acaip zamların etkisinden midir yoksa hiç nedensiz öğle üzeri trafiğinden midir bilinmez, tam yokuşun başına gelmiştim ki taksimetrenin cebimdeki parayı yazdığını farkettim. Taksiden inip, öğle sıcağı ve inşaat toz-toprağı arasında yokuş yukarı tırmanır mısın? Hem de nasıl. Sonra kendime simit ve peynir ısmarlayıp bu sefer yokuşaşağı ilerledim ve ofise ulaştım. Yarım gün "kaytarmış" olmanın acısını 6.30 daki eğitimle çıkaracaklar tabii, olsun, yine de yarım gün kaytardım; kıskıskıs.

Dün gece banyoya girmeden hemen önce ve İlknur&bizim ailenin kızlarıyla yemekten hemen sonra, Bebel Gilberto eşliğinde ders çalışırken, yazı ne kadar özlediğimi hatırladım. Bu sene acaip hızlı geçti aslında, bir o kadar da yavaş? Off bilmiyorum. En son yazdı ve şimdi yine yaz, en azından ben öyle farzediyorum. Mart bitti ya, artık sürpriz soğuklardan kurtulduk nihayet, işten çıktığımda hava karanlık da olmuyor, hem yemekten sonra masa örtüsünü silkelemek için pencereyi açtığımda yaz yaz kokuyor dışarısı. Bebel diyordum, ne güzel söylüyor, yaz gecesi gibi. O söylüyor, ben eşlik ediyorum, fransızcaya biraz ingilizce katıp, vvjjşşş'larla süsleyip uydurduğum portekizcemle.

Çayım geldi masaya. Adettenmiş, bahar gelince bloglar da renkten renge bulanıp yenileniyorlarmış. Ya da ben yaparım, olur; her yer çiçek kokar.

Gözlerimi takvime diktim. Benim unutup veya üşenip ellemediğim takvimin geride kalmasını engelleyen biri de yok artık. Kırmızı çerçeve 12 nin etrafını sarmış, sadece bandı bir satır aşağı kaydırmak gerekiyor. Sash diyor ki, kendine özel büro istiyordun, o da oldu. Evet üstelik ekranım koridora da bakmıyor böylece. Yorgunluktan kafamı dağıtmak için oyalandığımı görmüyor kimse, -bilgisayarıma arada bağlanıp mouseımı sağa sola oynatan kişi dışında, kimse- en azından. Beni optik mouse teorisiyle kandıramazsınız! (paranoyaklık sınırındayım)

Hatice Abla bardakları toplamaya gelmeden çayımı içip işe güçe dalma zamanı geçiyor bile. Bloga bahar (ki benimki hep bahar) getirme işi de akşama kalsın artık.

Salı, Nisan 18, 2006

(no command)

Müdürüm gitti.
Geride bana, bir sürü Apranax, kesilmemiş vesikalık fotoğraflar, Chip dergileri ve sıkışık odamız kaldı...
Apar topar ve sevimsiz ayrılışının, ardından beraber çalıştığımız firmalara hakkında tuhaf faxlar çekilmesinin yanında, en kötüsü de aslında bütün bunları hiç haketmiyor oluşuydu.
Geride kalanlar olarak yetmeye ve yetişmeye çalışırken, her saniye onun yokluğunu hissediyor, yaşadığı haksızlığa ve işleri bu noktaya getirenlere sinirleniyoruz.
Seni özledik Cem Bey, yolun açık olsun...

Pazar, Nisan 02, 2006

Benim canim Serissa'm

Benim kucuk (aslinda pek de kucuk sayilmaz, 8 yasinda koca bir agac o) Bonzaim nallari (kokleri) dikmek uzere..
Bu yasa kadar gelmis bu ozel agaci bu duruma getirmis oldugum icin kendimi cok cok kotu hissediyorum, ote yandan bu kucuk kaprisli icin yapabilecegim herseyi de yapmaktayim ama olmuyor, olmuyor... Inatla her yeni gun birkac yapragini daha dokuyor, geriye kalanlar ise giderek koyu yesil-kahverengi arasi bir renk aliyor; suya, gunese ve en onemlisi sevgime hicbir karsilik vermiyor.
Bunun bir cesit (en acimasizindan) satis-stok eritme teknigi oldugunu, kotu toprakta ilac ve vitaminlerle, satin alindigi gune kadar yemyesil ve capacanli duran bu bitkilerin kaderinin "yeni sahibinin sorumsuzlugu ve tecrubesizligi" nedeniyle çope gitmek oldugunu soyleyenlere kulak asmadan inatla ve umutla bakiyorum Serissama, ama her gecen gun daha da kotuye gidiyor durum. Ilk basta, yerinden 10 cm kipirdatilmaya bile tepki gosteren Serissamin kizginlik nedeninin, en harika dogumgunu hediyemi, bir kutunun icinde tee Fransalardan buralara tasimam oldugunu dusunmus ve pek endiselenmemistim. Sonra birden yapraklari kaskati oluverdi. Careyi Fransiz forumlarinda gezinip Bonzaiseverler arayip onlara S.O.S mesaji gondermekte buldum. Gelen cevap, Bonzainizin topragini hemen degistirin, oldu. Peki ama neyle? Akadama denilen bir cesit Japon kilini onerdiler, bulabilene askolsun, topragi biraktim, adini duyan bir Allahin kulunu bile bulamadim. Bir de bu tur kritik durumlarda kullanilan bir yontem varmis, Bonzaicilerin dediklerine gore, "méthode du sac en plastique" yani plastik torba metodu; bir baska deyisle sera metodu. Bonzainizi alip, kafasindan asagi seffaf bir plastik poset geciriveriyorsunuz, ve mucizevi bir sekilde yeni filizler vermeye basliyor. Mucize aslinda bizim beceremedigimiz nemli ve ilik ortamin bu posetin altinda kendiliginden olusmasinda. Posete delik delmeyi unutmamak gerekiyor tabii ve bu sekilde agaçcik minimum 1 ayda toparliyor kendini...
Denemedigim yontem kalmadi, ama nazli Serissam, ilkbaharin geldigi bu mutlu ve guzel gunlerde olumcul bir kis uykusuna yatmis gibi kipirtisiz, somurtuk ve kupkuru...
Ne olur iyiles ama!!