Pazar, Ekim 29, 2006

FIMO

Şu polymer clay olayına bir türlü giremedim. Zamanında Dory anlattığında çok özenmiştim, renkli hamurlar, aynı Play-Doh gibi, üstelik fırınladığında oldukları gibi kalıyorlar, sadece biblo olarak düşünme, yaratabileceklerinin sınırı yok, ısıya dayanıklı herhangi bir şeyi rengarenk kaplayabilir ya da kendi sana özel takılar için kendi boncuklarını tasarlayabilirsin.
Temmuz ayıydı, İzmir'e gitmiştim, boboşla Praktiker'e girdik. O alet edevat bakınırken ben de ahşap boyalarının yanına sokuldum, bir de baktım oradalar ve bana göz kırpıyorlar : rengarenk FIMOlar. Kendime koyu mavi, yarı-saydam turuncu, leylak rengi ve krem rengi 4 adet FIMO aldım, teknik kitaplarını biraz karıştırdım ve internette çok daha fazla fikir olacağına kanaat getirip bıraktım. İlk heves eve vardığımda poşetlerin birini köşesinden yırttım, kokusu, kıvamı nasılmış diye, ısındıkça yumuşuyor ama kokusu pek hoş değilmiş. İşte o günden beri uygun bir haftasonu bekliyorum, FIMO larımdan polymerclaycentral'da gördüğüm o çatlak kuşu yapmak için. Ha bir de uygun bir fırın. Küçük bir ayrıntı gibi söyledim ama aslında büyük büyük bir problem bu. Çünkü bunlar pişerken zehirli duman çıkarıyorlar. Konuştuğum herkes yemek pişirdiği fırını, tepsiye yağlı kağıdı serip gönül rahatlığıyla kullanıyor, tek gereken camı açmak. Ama ben bir kere uyuzlandım işte... Velhasıl FIMOlar çekmecede ve ben hala site site dolaşıp iç çekiyorum.

Birkaç link :


Cumartesi filmleri

Dün akşam uzun zamandır ilk kez bir Galatasaray maçını izlemedim. Ohh yeah! Onun yerine anneannemle yemek yedik ve Sıla'nın özel bölümünü izledik. Bu tür diziler için ne zaman ağzımı açıp "verdiği mesajlar hiç iyi değil" diyecek olsam, biri çıkıp gözlerini kocaman açarak, "sen biliyor musun ama böyle şeyler gerçekten oluyoor" diyor; teşekkür ederim... Sıla özelindeyse, yok kız ne yapsınmış, ailesi de ölmüş nereye gitsinmiş, hem kaçarsa abisini öldüreceklermiş, ben olsam ne yaparmışım... Pek güzel. O halde kalsın ve zorla evlendirildiği adamın kalbini çalmak için ona şiir okusun, aynı eski karısının yaptığı gibi, ahhh! ama onlar zaten birbirlerine ilk görüşte aşık olmuşlardı, çeşme başında, rica ederim.
Maçlarda kış saati başladığından artık "maç sonrası"na da program yapabilir olduk. Kuzenleri alıp yeni eve gittik film izlemeye. Sash inatla "Dabbe"yi koymaya çalıştı, zor engelledim. Sonunda "When a stranger calls"ta karar kıldık. Adı üstünde gerilim filmi, gerildim izlerken. Kendi gerilmemden daha da gerilip bir de "Tek gerilen ben miyim?" diye sorma gereği hissettim, tabiiki bendim. Zaten olup olacağı da o kadardı. Özetle, bir seri katil var, çocuk bakıcılarını telefonla rahatsız edip (bir an tüm film .... dilili dilili dilili ... helow? .... dilili dilili .... helooo? ... dilili dilili ... halooow? şeklinde geçecek diye korktum ama katil nefes alıp vermek dışında 3 cümle daha kurdu,
-Çocuklara baktın mı?
-Çocuklar nasıl?
-Kanını istiyorum!)
sonra da onları ve çocukları öldürüyor... (kesiyor mu biçiyor mu, neden cinayet silahı yok, adamın olayı nedir? hala bilmiyoruz) Adını öğrenmeye teşrif edemediğimiz ve yüzünü de son sahneden görebildiğimiz "Stranger"ı Tommy Flanagan, high school girl'ü de Camilla Belle canlandırıyor. Son olarak, strangerımızın, polis arabasında götürülürken kıza attığı o uzun pis bakışı, bu filmin devamı gelecek dedirtiyor insana. İzler miyiz? Dabbeden iyidir. (Kahretsin ki önyargılı bir insanım.)
İkinci filmimiz Mindhunters'dı. Bir grup FBI ajanı ıssız adada bir seri katil cinayeti çözme simülasyonuna katılır, ve sonra içlerinden birinin gerçekten ölmesiyle, simülasyonun "kahrolası bir" gerçek olduğunu farkederler. Oyuncu kadrosu da hikayeye uyumlu, başrollerden biri Cnbc-e deki dizi Coldcase'deki o tatlı sarışın kadındı. (dizide çok daha güzel) Film, Coldcase, Without a Trace ve bilimum CSI meraklısı olan "ben"im beklentilerimi oldukça iyi karşıladı. 10. dakikadan itibaren dönen "Katil kim?" yorumlarımızsa kaydetmeye değerdi.
Filmi beğenmemin nedeni belki de bu kez mantık tartışmasını bir kenara bırakıp yalnızca filmi izlememizdi, bazı şeyleri "olabilir" varsayarak. Açıkçası, şu sıralar izlediğimiz bütün filmleri "Eeeeuuu yok artık, çok mantıksız, höh bu kadar da olmaz, iyi de o öyleyse bu nasıl böyle oldu şimdi pfffttt..." gibi yorumlar yaparak izliyoruz. Mantık hatalarına kafayı takınca filmin bütün inandırıcılığı kayboluyor, sonra da keyfi kaçıyor. Tamam ben de istiyorum orijinal zekice ve tutarlı bir senaryosu olan film izlemeyi, ama cumartesi gecesi saat 3 te bu kadar entellektüel olmak bana ne kazandıracak?
Tam 3. filmimiz olan Taş Sharon'ın Temel İçgüdü 2'sine başlamıştık ki elektrikler kesildi. (Bence komşular isyan edip mahallenin trafosuna sabotaj düzenlediler. Sabahın köründe de intikam almak üzere radyoyu son ses açtılar. Nan nanı nanananaaa mecnun olamam ben...nannanı nanananaa böyle aşkı bulamam ben) Sonra da uyuduk zaten... Hem de 1 saat daha fazla.
Bugün de fenerin maçı varmış, aramızda fenerli olmamasına rağmen izlenecek tabi.
Türkcell süper lig, haftaiçi olsunn!!

Cumartesi, Ekim 28, 2006

Home sweet home

Artık evden (yani yeni evden) rahat rahat yazabileceğim. Daha eve adsl bağlatmamış olmamıza rağmen hem de:) Bunun sırrı abilerden aldığımız wireless modemde. Komşular çalışmış almış, sağolsunlar bizi düşünüp şifre de koymamışlar. Köşe odada, anca ayakta yakalanıyor sinyal ama Sash oturmamaya da razı. Belki de salona yaptırmayı düşündüğümüz bar masası&yüksek tabure kombinasyonunu köşe odaya taşırız. Hımm aslında fena fikir değil, zaten o odayı ne yapsak diye düşünüp duruyorduk, bari oturma odasından yırtarız böylece. Ama odaya acilen perde takmak gerekiyor, internet sahibi görecek camdan elde bilgisayar sinyal aradığımızı, koyacak şifresini.
Evimiz oldukça teknolojik bir keyif yuvası haline geliyor yavaş yavaş. Henüz fazla keşfeden olmadığından rahat rahat kuruluyoruz projeksiyonun karşısına, açıyoruz uydumuzu, ya da koyuyoruz filmimizi, gel keyfim gel. Ne masa-sandalyemizin, halı-perdemizin olmayışını umursuyoruz, ne içeride kullanılmayan 2 odadaki açılmamış kutuları-poşetleri önemsiyoruz, tek oda salonda yaşıyor, içeri gidip uyuyoruz. Eğer daha geniş bir kanape alacak olursak (bir de mini buzdolabı :) ) mutfak ve yatakodasına da hitiyacımız kalmayacak :) Şaka bir yana, cumartesi pazarları, projeksiyonun başına geçmiş bağıra çağıra lig tv izleyen misafirlere bira&çerez - çay&kek servisi yaptığımı, ertesi günse bunun acısını derhal kızları çağırıp "Sex and the City" seansı düzeleyerek çıkardığımı görür gibiyim.
Şu eve gerçekten bir yerleşelim, hayat oldukça renklenecek sanırım.

Tatil dönüşü

Bir yandan "ahh tatil hiç bitmese" dememe rağmen, bayram tatili o kadar dolu dolu geçti ki, bir tatilden beklediklerimi fazlasıyla karşıladı. Uzun tatilden sonra, daha ihtiyaç duymadan haftasonunun gelivermesini, kocaman bir hediye paketi gibi kucakladım. Sürpriz! Ben hala kendimi Kıbrıs'ta zannediyorum, oysa 2 iş günü geride kaldı ve bugün cumartesi, hayır evde yan gelip yatmıyorum, bilgisayar dersindeyim, ama derste yarın son gün, 1 hafta erken bitiriyoruz. Oldukça kafam karıştı...
Kıbrıs'ı beğendim, bir çok açıdan ne hissedeceğimi, ne düşüneceğimi şaşırdım, modern mi eski mi, zengin mi fakir mi, kararsız kaldım, her ülkede her şehirde tezatlar oluyor, belki de bu kadar küçük olduğu için bu kadar dikkatimizi çekti ayrıntılar, yine de duygularım ve gözlemlerim yerli yerine oturduğunda geride beğenim kaldı. Sevdim orayı. Resimleri buraya taşıyabileceğim zaman anlatacağım uzun uzun gezimizi, bir başka postta...
Dönüşte duty freede söylememe gerek var mı, kendimizi kaybettik. Duty freeye ne kadar çok zaman ayırırsan o kadar çok alışveriş yapıyorsun. Kalabalık olmamızdan ve orada alışverişi pasaporta işlememelerinden yararlanıp canımızın çektiğini aldık, battı balık yan gider. Sash'le sigarayı bırakıyoruz derken, sigarayı bıraktık ama istemeden Djarum'a sardık. Kıbrıs'tan getirdiğimiz en değerli şeyler de Djarum kartonlarımız olsa gerek. Şu sıralar pek bulunmadığından karaborsaya düşmüş. Dönüşte, Kıbrıs'a girerken aldığımızdan daha yüksekti fiyatlar, ama yine de aldık, ne de olsa buradakinin yarı fiyatına geldi zamlı hali bile. Absolute Apeach çıkmış, ondan da aldık. Ablaların bagajında kaldığından henüz açıp koklayamadım.
Kısacası felekten 4 gün çaldığımız tatilin ardından huzurum ve keyfim yerine geldi. Sırada yeni yıl&kurban bayramı var. (Belki de balayı, kim bilir?)

Cumartesi, Ekim 14, 2006

Garbage Collection

Hızla geçen bir haftanın ardından kendimi yine bir cumartesi öğleden sonrasında bilgisayar başında otururken buldum. Bir gözüm yeni keşfettiğim bloglarda, bir gözüm perdede, garbage collection neymiş nasıl yapılırmış, çok da güzel not tutuyorum. Bu halimi görseler, hatta geçen hafta hocamızdan "Herkesin isteyeceği öğrencisin, ne güzel, not tutuyorsun" övgüsünü aldığımı duysalar, üniversitedeki hocalarımın gözleri yaşarırdı.
"İsteyince bak nasıl da oluyormuş" diyorlar ya, evet, kesinlikle oluyor, hem de, isteğini söndüren türlü şeyler yaşadıktan sonra, "Ancak bu kadar oluyor, geç ve güç" dedikten ; bir süre moralsizlik ve hayal kırıklığı içinde kendini sorguladıktan sonra oluyor ; bir bakıyorsun ve diyorsun ki "Erken ve kolay olsaydı bile, bundan iyisi olamazdı!" : hayatın her zamanki -seni nereye çıkaracağı belli olmayan inişler-inden biriyle havalara uçmuşsun işte ; özetle c'est la vie.
Garbage Collectora aşinayız hepimiz, bizim beynimizde de işler böyle yürümüyor mu? Unutmaya müdahale edemiyoruz, sonra memory azaldığında, bir bakmışız düşünülmeyen şeyler, aralardaki bölük pörçük anılar unutulmuş, hafıza temizlenmiş...

Cumartesi, Ekim 07, 2006

Bilgisayar kursu sayıklamaları

Laboaratuvarın tepesindeki florasan lamba, ürpertici bir şekilde yanıp söyor. Havalandırmadan, sanki bitişikte bir buzhane varmış gibi yüksek bir uğultu geliyor. Önümde siyahlı-grili ekranlar, sanki aynı anda her birinde aynı görüntü belirecek, bir adam çıkıp konuşacak, "Merhaba Juli" diyecek, "Biz çok uzun zamandır burada seni izliyoruz, artık senin de bunu bilme vaktin geldi."
Kabusumun, ufak bahçeye yayılmış (bizim okulda çim vardı da biz mi yatmadık?) sigara içip teneffüsü değerlendiren iş arkadaşlarımın sınıfa geri gelmesiyle son bulacağını biliyorum. Üniversitede sigarayı bırakmamış olmanın doğru karar olduğunu düşünüyorum bu teneffüslerde. Sigara içmedikten sonra teneffüs neye yarar? Sinemada bile, ara bitse de film başlasa diye fısıldaşır salondakiler, çünkü patlamış mısır ve kola zaten içeride dağıtılır, tuvaletlerse hep çok kalabalıktır. O yüzden dışarı sadece tiryakiler çıkar, aranın tadını onlar içine çeker.
Bayrama iki hafta kaldı. Planımız yeni belirginleşti : Kıbrıs'a gidiyoruz. Aslında 30 Ağustos civarında belirmişti bu fikir ilk olarak. Ama tek günlük tatil olunca, malum işe yeni girdik, izin mizin yok, "Yaa evet, ne güzel olur"da kalmıştı. Bu sefer, hele bir de otelde tanıdık bulununca, bayram nedeniyle bu haftasonu kursları da iptal edilince, hiçbir engelimiz kalmadı. Uçak biletleri biraz pahalıya geldi ama olsun, otelden telafi ettik. Yavru vatan, bizi bekle!
Bugünlerde üzerimde bir gariplik var, aynı havaların şu son durumu gibi, bir güneşli bir bulutlu. Sonbahar gelince insan daha bir kurmaya başlıyor sanki, aslında bütün sene kurarak geçiyor da, yazdan sonra daha bir yoğun vuruyor, neredeyim, ne yapıyorum halleri. Sanki zamanın geçtiği, bu mevsimde anlaşılıyor. Bütün sene durup durup, bu aylarda geçiveriyor. Hüzünlü bir mevsim şu sonbahar...
Kursun bitmesine 1 saat kaldı. (Liseden beri derste yazdığım mektuplara benzedi bu post. "Son 20 dakika...son 15 dakika...ben biraz derse döneyim...hoca bana bakıyor...")
Çıkışta Taksim'e gitme hayalleri kuruyorum. Perşembe'den beri Sash'a "Gidelimmm canlı müzik dinleyeliiimm" diye baskı yapıyorum. Perşembe haftaiçiydi. Cuma akşamı fazla mesai. (Salı sallanır, çarşamba çarşafa dolanır...ppfffttt)
Çalışma hayatı zor vesselam...

Devam edelim

Sonunda postinge izin veren bir yer buldum (umarım).
Uzuunca bir aradan sonra buradayım, aslında ruhen hiç ayrılmamıştım yalnızca teknik (ve sadece teknik) sorunlar nedeniyle akıl defteri notlarımı eski usül kağıda not alıyor, veya son derece minimum bir teknoloji gerektirdiği için, ofisten kendime mail atıyordum, ama buraya not düşmek mümkün olmamıştı...
Bugüne kadarkileri derleyemesem de artık kaldığım yerden devam edebilirim.