Pazartesi, Mayıs 29, 2006

Düğün dernek

Dün öğleden sonra, yazlıklarının terasında oturup Türk kahvelerimizi içerken (müsdakbel) gelin hanım, kendi çoçuğuna nişan yapmayacağını itiraf etti. Hepimiz yorucu bir gece geçirmiştik ama kimse onlar kadar yorgun olamazdı, eee kolay değildi 250 kişinin elini öpmek, gecenin çoğunu masalar arası dolaşarak, geri kalanını ise pistte dansederek geçirmişlerdi. Sonra gelin hanım endişeli bir ifadeyle "Eyvaahh, düğünde 350 kişinin elini öpücez" dedi. Evlenmenin gerçekten zor bir iş olduğuna karar verdim...

Bundan birkaç ay önce hep beraber çıktığımız bayram tatilinde, bir akşam yemekte Sash kolunu sırtıma dolayıp, "Biz bu yaza birşeyler düşünüyoruz" deyivermişti, büyük bir sırrı açıklar gibi; aslında gerçekten de bu hayalimizden ilk onlara bahsetmiştik. Şimdi, o zamanlar akıllarında hiç de böyle bir şey olmadığını itiraf eden bu cici çift evliliğe doğru hızla ilerliyorlar. Bütün arkadaşları birer ikişer evlenmiş bekar bayanların psikolojisini çok iyi anlıyorum, insan kendisine çok uzakmış gibi gelen bir şeyin zamanının gelmiş olabileceğini, çevresindekiler birer ikişer bunu gerçekleştirmeye başlayınca algılıyor. Bizim içinse önemli olan kendi ayakları üzerinde durabiliyor olmak, başka bir kıstasımız, başka bir zaman engelimiz yok.

Nişan, Bursa'da Botanik bahçesinin içindeki Otantik Otel'in havuz başındaydı. Hem binanın tarihi dokusu ve yemyeşil çim bahçesi, hem organizasyonun kalitesi, çok isabetli bir yer tercih ettiklerini ispatlıyordu. Meşaleler arasından yürüyüp davetlilerin arasından havuz başına gelen çift yüzüklerini kendileri taktı, kurdeleyi ise gelinin babasının yakın arkadaşı tiyatrocu bir bey kesti. Nişanın ardından Bursa'nın oldukça kısıtlı olduğunu söyledikleri gece hayatının kalbinin attığı mekan ChaCha'ya gittik, acı vermenin ötesine geçen ayakkabılarımıza aldırış etmeden dansedip, kutlamaya devam etmek için. Oranın arkasında kocaman bir bahçe daha varmış, düğün de orada olacakmış. Sash gidip gördü ve harika olduğunu söyledi, sonra acıklı gözlerle, "İstanbul'da böyle yerler yook, olanlar da çook pahalı bakışları" attık birbirimize.

Dün öğlen uyandığımızda saat 1 i geçiyordu. Deniz manzaralı terasta kahvaltı, türk kahvesi ve fal fasıllarının ardından toparlanıp Yalova bileti almak için Mudanya'nın merkezine gittik, elbette pazar günü tüm seferler dolmuştu. Hava tam bir yaz havası, güneş camdan sarkıttığımız kollarımızı yaka yaka Bursa içinde yol alıp çiftimizin evine gittik. Birkaç ufak inşaat ve bahçe düzenlemeleri kalmış ama insanların yavaştan bazı kısımlarında oturmaya başladıkları, yepyeni çok güzel bir sitede evleri. Aydınlık ve ferak dairenin içini de gezdikten sonra Sash'le birbirimize dönüp "Peh peh.." dedik. "Bu ev İstanbul'da olsa şu kadar para eder" başlıklı, Sash'in annesiyle gezdiğimiz yerin dibi-bodrum katı-yarı karanlık-şehir(!) manzaralı evlerin inanılmaz fiyatlara satılması konulu konuşmanın ardından, "Acaba Renault'a görüşmeye gitmemekle hata mı ettim? diye düşünmeye başladım kendi kendime. (Herhalde anneciğim, İstanbul'dan kurtuluyor olmama o kadar sevinirdi ki, İzmir yerine Bursa'ya taşınacak olmam onun için küçük bir ayrıntı olarak kalırdı.) Heykel'de İskender yiyip (Bursa'ya kadar gidip İskender yememek olmaz), bizimkilerin lisesine uğrayıp, (gözümün önünde Sash, 13 yaşında, elinde jetonla telefonun önünde sırada bekliyor) okul anılarını dinleye dinleye dönüş yoluna geçtik. Pisboğazlar olarak pişmaniye, saray helvası ve Topçular'ın korkunç trafiğinde zorla tüm arabalara satılan yeşil erikten alıp yorgun argın İstanbul'a ulaştık. (hımm neydi okuldaki takma adı?) Asa'yı, (nam-ı diğer Madida) evine bıraktığımızda saat 1 olmuştu bile.

Bugün, yepyeni bir haftanın ilk günü, umutla, mutlulukla, hayallerle karşılamak, gelişini kutlamak gerek bu haftanın; o da bize gelirken hediyeler getirsin.

Cuma, Mayıs 26, 2006

TGIF

Zor haftanın son iş saatinin içerisindeyim. Gerçi son iki gün işe geldim sayılmaz ama buradakinden daha fazla çalıştım herhalde. Dün kütüphanede yaklaşık 7 saat kalkmadan üzerinde oturduğum sandalye bilir, gözümü ekrandan 1 dk ayırmadım. Bu yumurta kapıya dayanınca başlayan yoğun temponun ardından çalışmalarımız da meyvesini verdi elbette, bugün tezimi teslim ettim. Copy centerda öylesine heyecanlıydım ki çalışan adamı deli ettim, iki küçük hatayı düzelttim; kaynakçayı düzenlerken numaraları 4 ten sonra kaydırmışım, 9 a kadar düzeltip ters bir sesle "daha çok var mı"diye sordu ama zaten tek sayfa olan kaynakçam bitmişti bile. Baskıdan çıkan sayfaları elime aldığımda sakinleştim, o kadar, o kadar güzellerdi ki. Sonra sıra aşağıya inip karton ciltin yapılmasını beklemeye geldi. Elim çenemde, sayfaların makinaya yerleştirilmiş kapağın içine konup tutkallanmasını izlerken çocukluk yıllarıma daldım gittim...

İlkokuldayken hep kitaplarım parçalanırdı benim. Aslında kitabı seven ve iyi bakan biri olmama rağmen, artık çok çalışmaktan mıdır:) bilemiyorum, benim kitapların sayfaları hep ayrılırdı. Daha kitabın kapağını ilk çevirip bir sayfayı açmamla, kitap ikiye ayrılıverir, tutkallı ten rengi gövdesi ortaya çıkardı. Babamla şimdi neresi olduğunu gözümün önüne getiremediğim bir ciltçiye giderdik. Yerlerde talaşlar, karton kırpıkları, içerisi kağıt kokardı. -Orada kitabım soyulur, kocaman bir aletle zımbalanır, sonra kapağı üzerine geri yapıştırılırdı. Tertemiz yepyeni olurdu yalnız ufak bir sorunla. O kadar sağlam yaparlardı ki cildi, bir daha kitabı herhangi bir sayfada açık tutamazdım, kapaklardan birini başka kitapların altına sıkıştırmak ya da daha orta sayfalardan birisini açacaksam, kalemkutumla üzerine ağırlık yapmak zorunda kalırdım.

Adamcağıza, bana küçükken kitaplarımı toparlatmak için gittiğim ciltçiyi hatırlattınız diyecektim ki işi bitti, keskin bıçaklı bir makinayla artanları da kesip attıktan sonra 5 adet gıcır gıcır proje kitabım ellerimdeydi. Tarif edemeyeceğim kadar duygulandım birden, öyle ki uça coşa çıktığım kırtasiyede şemsiyemi unuttum. Sonra hemen dönüp aldım tabii, bilemiyorum söyledikleri gibi radyasyonlu yağacaksa yağmur, şemsiye ne kadar koruyucu olabilir? Okula gidince boğaza son bir kez baktım şöyle uzun uzun, boğaz kıpır kıpırdı bugün, okul sakindi. belki o kadar sıkıntısını çektikten sonra özlemem için uzun bir zaman geçmesi gerekiyordur, belki de orayı asıl değerli yapan şeyler yanımdaki kişilerdi ve artık o dostlar orada hatta o dostluklar hayatımda olmadığından, fazla birşef ifade etmez oldu oralar, bildiğim sadece artık bambaşka bir dünyam var benim, o yılları aştım.

Okuldan sonra annemin yanına uğradım. Biraz dolaşmayı düşünüyorduk ama nişantaşı sokakları kalabalık ve sıcak, ben yorgun ve hafif mızmızdım. Üstelik Nişantaşı'nde doğru dürüst kuyumcu olmadıoğını farkedip bozulmuştum. Külçe altın var mı diye sorduğum "kuyumcu", bana "takı" sattıklarını söyledi nazikçe, aslında benim de içimden hiç nişanlılara külçe takmak gelmiyor ama kişinin zevkini bilmeden takı almak çok zor (ki benim gönlümden inci küpe geçiyor, çok yakışacağını, çok da seveceğini düşünüyorum, hem klasik hem de minimum riskte) ve çeyrek altının en sempatik alternatifi "kontür yükleme kartı üzerine simkart" modeli altın külçeler.

Nişan yarın ve ben daha ne giyeceğime bile karar verebilmiş değilim. Hani şöyle cici elbiseler vardır, pastel renklerde kolsuz V yakalı, belden kuşaklı hafif dar kesimli. Bej çanta ve yine bej kapalı yuvarlak buruni bilekten bantlı ayakkabılarla kombine edilir... İşte bende onlardan yok. Peki her kadının kurtarıcısı siyah elbise? Ondan da yok. (Olsaydı da giymek gelmezdi içimden bu yaz başı gününde.) Karman çorman olmuş kafam ve yorgun bacaklarımla, eve gidip tavandaki pervanenin altına serilmek istiyorum. Olamaz, kuaförr??

Çarşamba, Mayıs 24, 2006

Zor bir hafta

Bu haftanın çok zor geçeceğini, hatta geçmek bilmeyeceğini, bir yandan bu haftadan bir an önce kurtulmak isterken, bir yandan da cumanın gelmesinden korktuğum için yavaş geçmesini dileyeceğimi, aynı anda iki zıt şeyi isteyerek ve hiçbir şekilde mutlu olmayarak kendime ve Sash'e eziyet edeceğimi düşünerek uyandım bu pazartesi sabahına. Yine de içimde bir kıpır kıpırlık, işler ne derece kötü gidiyor olsa bile, kötü bir rüya misali, bunları umursamamazlık da vardı. Artık buna hayatın ciddiyetinin farkında olamamak mı denir, hayatı çok ciddiye almamayı öğrenebilmiş olmak mı bilemiyorum, tek bildiğim, işte : çocuğunu dürtükleyip gerçek hayatı öğretmeye çalışarak uyaran, sorumluluk sahibi bir ebeveyn, bir kulağıyla onu dinleyip telaşlanan, öteki gözüyle ise uçan kuşları izleyip peşlerinden koşmayı hayal eden bir çocuk... İkisi de benim bünyede...

Son dakikaya salladığım işler, 3 gündür içine kapanmış yarı-uykusuz, artık çareyi copy-paste'de bulan, zaman zaman kopyalanacak kaynak bulamadığı karanlık noktalara dalıp umutsuzca küfrederek ingilizceden fransızcaya çeviri yapmaya çalışan biri haline getirdi beni. Bir dakika gözlerimi uzaklara dikip, nasıl, mümkün mü, olamaz, düşünceleriyle boğuşup, bir sonraki dakika programımın renkli pencerelerine bakıp el çırpabiliyorum. Dananın kuyruğu bugün kopacak. Şimdi artık kodu anlatma, mantığı açıklama kısımlarına geçiyoruz projenin, uzun konu anlatımları, renkli pencereler geride kalıyor ; akşama da oturup girişini sonucunu yazdıktan sonra değmeyin keyfime. Saat kaçta biter bilemiyorum ama kendime vereceğim kıymetli ödül direk yatağa atlamak olacak.

Bu stresli haftanın negatif etkisindendir, iş görüşmemim son aşamasından sonraki anlar artık kabusum oldu. Dün gece yine A.H.nin ofisindeydim mesela. (Kendimi sekreter kızın masasının yanında dikilirken bulduğumda ilk tepkim "yine mi?" oldu.) Geçen sefer, senaryo şuydu : İş görüşmesinde, "Önümüzdeki hafta sizi sonuçlardan haberdar edeceğiz" dedikleri üzere beni A.H.'den ararlar ve (Sash'in cümlesini söylerler) "Size bir teklifimiz olacak, uygunsanız yarın bekliyoruz" derler. Oraya gittiğimde kendimi bir sekreterin masasının yanında bulurum. Durumu anlattığımda sekreter hanım şaşkınlık içerisinde, "Olamaz" der, "Biz telefonda kimseyi çağırmadık, zaten arayıp işe başlayacaklarını haber verdik, teklif yapmak gibi bir prosedürümüz yok ki" der. Ben itiraz ederek başıma gelenin bu olduğunu söylemeye çalışırım ama sekreter hanım nuh der peygamber demez, yanlışlık olmuş kusura bakmayın diye bağlar, "Müdürümüz Galatasaraylı, GS'li birini tercih etti hatta" der, ben atlarım "Ben de GSlıyım" diye.. Umut işte... Bu acıklı senaryonun ikinci perdesiyse dün gece yaşandı. Bendeniz yine sekreter bayanın masasının yanında beklerken, kendisi bu sefer telefonla çeşitli kişileri arayıp mutlu haberi verir durur. Ben de aradığı kişilerin isimlerini duymaya ve kafamda görüşmeye gittiğimde ucunu gördüğüm listeyle karşılaştırıp, benim sıramın geçip geçmediğini hesap etmeye çalışırım...

Arasalar da bu bekleyiş son bulsa artık:(

Cuma, Mayıs 19, 2006

Music that listens to you

mp3 player olayına girememiş 8aslında pek sevdikleri kıymetli CDlerine kıyamadıklarından, pek de istememiş) benim gibilerin en büyük sorunudur : yanlarında bir CD case; kaplumbağanın evini taşıması gibi, her türlü kısa-uzun seyahatte onu taşır dururlar. Kendi CDlerimi işyerine getirememenin sonucu olarak (ki aslında işe ilk girdiğim hafta dayanamayıp bir tane getirip kopyalamıştım) bilgisayara önceden yüklenmiş şarkılarla yetinmeye çalışıyordum aylardır. Bugünse çözümü buldum : Yahoo LAUNCHcast.


Aslında Sash taa o zamanlar anlatmıştı bana bu takdir edilesi hizmeti, ama sanırım firewalla takıldığından bir türlü şahit olamamıştım. Bugünse şansım yaver gitti, sayfa açılıverdi. Keyfimi kelimelerle tarif etmemin imkanı yok; birkaç kutu tickleyip, sevdiğim 4 sanatçının ismini verdikten sonra, sadece "i like it, i love it" yorumları yapmam yetti; sonuçsa harika. Bana bir arşiv sunsalar ve ordan kendime bir playlist hazırlamaya çalışsam bu kadar başarılı olmazdım herhalde. Kendi radyosunu yaratmak isteyenlere duyurulur!

Öğle tatilinde bayanların domino's teklifini kibarca reddedip, (gerçi bu sefer de yemekhaneye gidecek zamanım kalmadığından tostla geçiştirdim öğleni, ne zaman bulunacak az kalorili ve sağlıklı fast-food?) kaç zamandır aklıma takılı duran boncukçuya gittim. İçerisi 19 mayıs dolayısıyla tatil olan ve bu boş zamanlarını yararlı şeyler yaparak geçirmek isteyen ortaokullu kızlarla doluydu. "Aman tanrım ne kadar güzelleer", "Bunu mutlaka alıyoruz" çığlıkları atıp duruyor, standlar arasında bir oraya bir buraya gidip geliyorlardı. Bense, orada kendimi kaybedeceğimi çok iyi bildiğimden, önceden güzel bir araştırma yapmıştım tabii. Accessorize'ın web sitesinde dolanma, yeni modelleri inceleme, bende olan takılara benzer modelleri eleme, bu yaz giymeyi düşündüğüm kıyafetlerimi, renklerini ve tarzlarını belirleme... Böylece 5 renk grubu, 2 küper-2 kolye-1 bilezik modeli, ve bunlara uygun boncuk şekilleri oluşmuştu. Alışverişe başlamak üzere yol boyu kafamda bir öncelik sırasına bile sokmuş olduğum modellerimi çıkarmak için elimi çantaya attığımdaysa, not kağıtlarımı ofiste unuttuğumu farkettim...

Sonuç : İlk 5 dk boncuklar arasında kayboldum, sonunda gözlerim önlerindeki karmakarışık renkli bulutu aralayıp birkaç güzel boncuk yakaladı. Birbirine karışmış modellerimden "herhalde" birine uygun olacağına kanaat getirdiğim boncuklardan bir poşete ayırdım ve kesinlikle adama uzatıp, fiyat örneği olması açısından tarttırdım. 3 milyon 250 bini duyunca, bir yandan isabetli hareketimden dolayı kendimle gurur duyarak, elimdeki diğer poşeti geri boşalttım. Sonraki yarım saat, kutuları karıştırıp, "Acaba çok pahalıya gelir mi?" diye düşünüp, aradan özenle 4-5 boncuk ayıklamakla geçti. Son olarak bir de, eve gidip kendime "Eee bu kadar şey aldım ama neye takıcam?" benzeri sorular sorabileceğimi farkederek, boncuklar kadar cazibeye sahip olmayan (bu nedenle parayı onlara harcamanın içimden gelmediği) ancak kesinlikle atlanamayacak metal parçalar, kapama üniteleri, halkalar vb aldım ve çıktım. Modellerimden kaç tanesini gerçekleştirmeme yeteceklerini kestiremiyor olsam da, kesinlikle çok güzeller!

Cuma, Mayıs 12, 2006

Ayna karşısı tripleri

Aynanın karşısından uzaklaşırken kendi kendime dedim ki, "Ye canııım, bu öğlen pizza da ye, 2-3 hafta sonra cuma akşamından Şile'ye kaçtığınızda Sash havuza atlayıp yüzerken, sen de pareona sarılır oturursun, ne olacak?" Sonra düşündüm, bu laf Sash'ın ağzından çıksaydı amma bozulurdum diye... Ama bozulacak birşey yok, çünkü doğru. Dün akşam "Son zamanlarda 1-2 kilo verdim" gazıyla bikiniyi giyip aynanın karşısına geçip, hemen akabinde kös kös odaya dönen de ben; öğle tatilinde kızların teklifine dayanamayıp, biraz da yeni kurulmuş arkadaşlıkları pekiştirme amacıyla pizza yeme davetine hayır diyemeyen yine ben. Hemen kendimi kötü hissedip de moral bozma faslına girmedim ama, aylardır azıcık daha dişimi sıkmış olsam, şu an pizza yemeye güle oynaya gidecek olduğumun da bilincindeyim. Ne diyeyim, bugün bir sonraki öğünde hafif gidebilmek bile gelecek için atılmış önemli bir adım, ve böyle yürümeye devam edebilirsem, karşılığını mutlaka alırım.

Aslında bunları düşünmeme vesile olan şeylerden biri de teyzemin bloğuna bir gözatmamdı. Bir süredir (rejime başladığından beri) yazmadığı sayfasını güncellemiş ve 3,5 kilo verdiğini de oradan öğrendim. Ben de daha dün akşam kendi kendime "Rejime başlayalı kısa bir süre oldu ama ne çok farketmiş" diye düşünmüştüm. Bunu Sash'e anlattığımda bana "Bak çok değil, 2 hafta önce konuştuğumuzdan beri sen de dişini biraz daha sıkmış olsaydın, sen de verirdin 3 kilo" diyecek eminim:)



Zeki'nin 2006 koleksiyonundan en çekici fotoğraflardan biriyle bu kilo muhabbetine noktayı koymak istiyorum ama artık. (Belki bir tane de buzdolabına yapıştırsam fena olmaz...)

Çarşamba, Mayıs 10, 2006

Havuz

Bir zamanlar oturduğum bir oda var yukarıda. Sonra ben buraya indim, oraya başkaları geldi. Bembeyaz oldu oda, şıkır şıkır ışıklı, cam masalı, kağıtlı-kumaşlı-çizimli-askılı-baskılı, yaratıcılara, yaratıcı bir oda. Oradaki ufak-tefek-eskiden çok şişman olduğunu anlatan- kızla konuştum bugün. Birbirimizi anlamaya çalıştık. Saçları havuzdan yeni çıkmış gibi kokuyordu. Bir saniyeliğine, aslında bunun kötü bir koku olması gerekip gerekmediğini düşündüm. Gerekmediğine karar verdim. Saçları çok güzel kokuyordu kızın. Yaz kokuyordu. Yazı özlediğimi düşündüm, ama o eski yazları. Bütün bir üç ayı ifade eden, hoplaya zıplaya İstanbul'a geldiğim, her gün havuza gittiğim, anneannemin, babamın şu anki yaşında olduğu yazları.

Sabahın serinliğinde evden çıkardık, mayolar-havlular anneannemin boyuna çizgili renkli plaj çantasına, biz koşar-adım arabaya. İstinyeden inerdik boğaza, ben arabada uyurdum. Arabayı orduevinin içine parkederdi anneannem, hayvanatbahçesine bakmadan girmezdik havuzun kapısından. Sırtını yamaca yaslamış havuzun arka kısmındaki masalara otururduk mutlaka, o taraf gölge olurdu. Gölgede kaldığından buz gibi olan Kalebodurla kaplı banklara havlularımızı seredik. Bankların arkasından, gölge yerlerini pek sevip kocaman kocaman açmış ortancalar sarkardı morlu-pembeli. Tuvaletlerin kapısından geçerken ayaklarımızı şarap rengindeki buz gibi ilaçlı suya batırırdık, mikrop kapmayalım diye. Hala doğru olup olmadığını bilmediğim, ama delicesine inandığım o hikayeyi anlatırdı anneannem : "Havuzun sularında ilaç katılırdı ve tuvaletini yapacak olan olursa, etrafı o ayaklarımızı soktuğumuz suyun rengi gibi mosmor olurdu." Etraf kaşarlı tost kokar, radyoda Tracy Chapman-Fast Car çalardı...
Hayal meyal hatırlıyorum o günleri, güneşin altında koşturan, havuza girip çıkan ve güç bela balıklama atlayan sarı üstüne pembe puantiyeli, fırfırlı mayolu küçük bir kızdım. Havuzda tanıştığım arkadaşlarımdan biri sormuştu bir gün parmağıyla anneannemi işaret edip, kaç yaşında olduğunu. Tahmin et, demiştim, 60 demişti. Doğruydu, anneanneler 60 yaşında olurdu o zamanlar.

Salı, Mayıs 02, 2006

19 mayısta çalışmak

-Se'li -sa'lı cümlelere başladım, daha bugün günlerden salı.
Daha haftasonu yeni bitti, haftalar çabuk geçiyor, evet, ama o kadar da değil.
Üstelik artık sadece cts-pzrlı hayaller de kesmez oldu. Hava güzel olSA, Şile'ye mi gitSEk, Marşukiye'deki pikniği bu pazara atSAk...
Hayır, piknikten sonra en aşağı 2 gece kalmalı oralarda, bir bütün gün Sapanca gölü gezilmeli, Alabalık yenmeli ; sonraki gün ise övüp durdukları hamaklara yayılmalı, bu sefer mangal yapılmalı. Rakı içileceğinden bir gece daha kalıp ertesi sabah yola çıkmalı. Hemen İstanbul'a dönülür mü? İşte dönüşte de Şile'ye uğramalı..
1 mayıs'tan geçtim, bari 19 mayıs tatil olSAydı.
İçimden küfürü basıyorum, 19 Mayısımı istiyorum, vermezseniz hasta olur, yine alırım, diyorum, ama aslında 3 gün hiçbirşeye yetmeyecek, biliyorum. Cuma akşamı olur olmaz efkar basacak, bugün işte olsaydım geçmek bilmezdi ama bak ne de çabuk geçti diye.
Farkındayım, beni 1 haftadan aşağısı kurtarmayacak. ..