Düğün dernek
Dün öğleden sonra, yazlıklarının terasında oturup Türk kahvelerimizi içerken (müsdakbel) gelin hanım, kendi çoçuğuna nişan yapmayacağını itiraf etti. Hepimiz yorucu bir gece geçirmiştik ama kimse onlar kadar yorgun olamazdı, eee kolay değildi 250 kişinin elini öpmek, gecenin çoğunu masalar arası dolaşarak, geri kalanını ise pistte dansederek geçirmişlerdi. Sonra gelin hanım endişeli bir ifadeyle "Eyvaahh, düğünde 350 kişinin elini öpücez" dedi. Evlenmenin gerçekten zor bir iş olduğuna karar verdim...
Bundan birkaç ay önce hep beraber çıktığımız bayram tatilinde, bir akşam yemekte Sash kolunu sırtıma dolayıp, "Biz bu yaza birşeyler düşünüyoruz" deyivermişti, büyük bir sırrı açıklar gibi; aslında gerçekten de bu hayalimizden ilk onlara bahsetmiştik. Şimdi, o zamanlar akıllarında hiç de böyle bir şey olmadığını itiraf eden bu cici çift evliliğe doğru hızla ilerliyorlar. Bütün arkadaşları birer ikişer evlenmiş bekar bayanların psikolojisini çok iyi anlıyorum, insan kendisine çok uzakmış gibi gelen bir şeyin zamanının gelmiş olabileceğini, çevresindekiler birer ikişer bunu gerçekleştirmeye başlayınca algılıyor. Bizim içinse önemli olan kendi ayakları üzerinde durabiliyor olmak, başka bir kıstasımız, başka bir zaman engelimiz yok.
Nişan, Bursa'da Botanik bahçesinin içindeki Otantik Otel'in havuz başındaydı. Hem binanın tarihi dokusu ve yemyeşil çim bahçesi, hem organizasyonun kalitesi, çok isabetli bir yer tercih ettiklerini ispatlıyordu. Meşaleler arasından yürüyüp davetlilerin arasından havuz başına gelen çift yüzüklerini kendileri taktı, kurdeleyi ise gelinin babasının yakın arkadaşı tiyatrocu bir bey kesti. Nişanın ardından Bursa'nın oldukça kısıtlı olduğunu söyledikleri gece hayatının kalbinin attığı mekan ChaCha'ya gittik, acı vermenin ötesine geçen ayakkabılarımıza aldırış etmeden dansedip, kutlamaya devam etmek için. Oranın arkasında kocaman bir bahçe daha varmış, düğün de orada olacakmış. Sash gidip gördü ve harika olduğunu söyledi, sonra acıklı gözlerle, "İstanbul'da böyle yerler yook, olanlar da çook pahalı bakışları" attık birbirimize.
Dün öğlen uyandığımızda saat 1 i geçiyordu. Deniz manzaralı terasta kahvaltı, türk kahvesi ve fal fasıllarının ardından toparlanıp Yalova bileti almak için Mudanya'nın merkezine gittik, elbette pazar günü tüm seferler dolmuştu. Hava tam bir yaz havası, güneş camdan sarkıttığımız kollarımızı yaka yaka Bursa içinde yol alıp çiftimizin evine gittik. Birkaç ufak inşaat ve bahçe düzenlemeleri kalmış ama insanların yavaştan bazı kısımlarında oturmaya başladıkları, yepyeni çok güzel bir sitede evleri. Aydınlık ve ferak dairenin içini de gezdikten sonra Sash'le birbirimize dönüp "Peh peh.." dedik. "Bu ev İstanbul'da olsa şu kadar para eder" başlıklı, Sash'in annesiyle gezdiğimiz yerin dibi-bodrum katı-yarı karanlık-şehir(!) manzaralı evlerin inanılmaz fiyatlara satılması konulu konuşmanın ardından, "Acaba Renault'a görüşmeye gitmemekle hata mı ettim? diye düşünmeye başladım kendi kendime. (Herhalde anneciğim, İstanbul'dan kurtuluyor olmama o kadar sevinirdi ki, İzmir yerine Bursa'ya taşınacak olmam onun için küçük bir ayrıntı olarak kalırdı.) Heykel'de İskender yiyip (Bursa'ya kadar gidip İskender yememek olmaz), bizimkilerin lisesine uğrayıp, (gözümün önünde Sash, 13 yaşında, elinde jetonla telefonun önünde sırada bekliyor) okul anılarını dinleye dinleye dönüş yoluna geçtik. Pisboğazlar olarak pişmaniye, saray helvası ve Topçular'ın korkunç trafiğinde zorla tüm arabalara satılan yeşil erikten alıp yorgun argın İstanbul'a ulaştık. (hımm neydi okuldaki takma adı?) Asa'yı, (nam-ı diğer Madida) evine bıraktığımızda saat 1 olmuştu bile.
Bugün, yepyeni bir haftanın ilk günü, umutla, mutlulukla, hayallerle karşılamak, gelişini kutlamak gerek bu haftanın; o da bize gelirken hediyeler getirsin.
Bundan birkaç ay önce hep beraber çıktığımız bayram tatilinde, bir akşam yemekte Sash kolunu sırtıma dolayıp, "Biz bu yaza birşeyler düşünüyoruz" deyivermişti, büyük bir sırrı açıklar gibi; aslında gerçekten de bu hayalimizden ilk onlara bahsetmiştik. Şimdi, o zamanlar akıllarında hiç de böyle bir şey olmadığını itiraf eden bu cici çift evliliğe doğru hızla ilerliyorlar. Bütün arkadaşları birer ikişer evlenmiş bekar bayanların psikolojisini çok iyi anlıyorum, insan kendisine çok uzakmış gibi gelen bir şeyin zamanının gelmiş olabileceğini, çevresindekiler birer ikişer bunu gerçekleştirmeye başlayınca algılıyor. Bizim içinse önemli olan kendi ayakları üzerinde durabiliyor olmak, başka bir kıstasımız, başka bir zaman engelimiz yok.
Nişan, Bursa'da Botanik bahçesinin içindeki Otantik Otel'in havuz başındaydı. Hem binanın tarihi dokusu ve yemyeşil çim bahçesi, hem organizasyonun kalitesi, çok isabetli bir yer tercih ettiklerini ispatlıyordu. Meşaleler arasından yürüyüp davetlilerin arasından havuz başına gelen çift yüzüklerini kendileri taktı, kurdeleyi ise gelinin babasının yakın arkadaşı tiyatrocu bir bey kesti. Nişanın ardından Bursa'nın oldukça kısıtlı olduğunu söyledikleri gece hayatının kalbinin attığı mekan ChaCha'ya gittik, acı vermenin ötesine geçen ayakkabılarımıza aldırış etmeden dansedip, kutlamaya devam etmek için. Oranın arkasında kocaman bir bahçe daha varmış, düğün de orada olacakmış. Sash gidip gördü ve harika olduğunu söyledi, sonra acıklı gözlerle, "İstanbul'da böyle yerler yook, olanlar da çook pahalı bakışları" attık birbirimize.
Dün öğlen uyandığımızda saat 1 i geçiyordu. Deniz manzaralı terasta kahvaltı, türk kahvesi ve fal fasıllarının ardından toparlanıp Yalova bileti almak için Mudanya'nın merkezine gittik, elbette pazar günü tüm seferler dolmuştu. Hava tam bir yaz havası, güneş camdan sarkıttığımız kollarımızı yaka yaka Bursa içinde yol alıp çiftimizin evine gittik. Birkaç ufak inşaat ve bahçe düzenlemeleri kalmış ama insanların yavaştan bazı kısımlarında oturmaya başladıkları, yepyeni çok güzel bir sitede evleri. Aydınlık ve ferak dairenin içini de gezdikten sonra Sash'le birbirimize dönüp "Peh peh.." dedik. "Bu ev İstanbul'da olsa şu kadar para eder" başlıklı, Sash'in annesiyle gezdiğimiz yerin dibi-bodrum katı-yarı karanlık-şehir(!) manzaralı evlerin inanılmaz fiyatlara satılması konulu konuşmanın ardından, "Acaba Renault'a görüşmeye gitmemekle hata mı ettim? diye düşünmeye başladım kendi kendime. (Herhalde anneciğim, İstanbul'dan kurtuluyor olmama o kadar sevinirdi ki, İzmir yerine Bursa'ya taşınacak olmam onun için küçük bir ayrıntı olarak kalırdı.) Heykel'de İskender yiyip (Bursa'ya kadar gidip İskender yememek olmaz), bizimkilerin lisesine uğrayıp, (gözümün önünde Sash, 13 yaşında, elinde jetonla telefonun önünde sırada bekliyor) okul anılarını dinleye dinleye dönüş yoluna geçtik. Pisboğazlar olarak pişmaniye, saray helvası ve Topçular'ın korkunç trafiğinde zorla tüm arabalara satılan yeşil erikten alıp yorgun argın İstanbul'a ulaştık. (hımm neydi okuldaki takma adı?) Asa'yı, (nam-ı diğer Madida) evine bıraktığımızda saat 1 olmuştu bile.
Bugün, yepyeni bir haftanın ilk günü, umutla, mutlulukla, hayallerle karşılamak, gelişini kutlamak gerek bu haftanın; o da bize gelirken hediyeler getirsin.
Aslında Sash taa o zamanlar anlatmıştı bana bu takdir edilesi hizmeti, ama sanırım firewalla takıldığından bir türlü şahit olamamıştım. Bugünse şansım yaver gitti, sayfa açılıverdi. Keyfimi kelimelerle tarif etmemin imkanı yok; birkaç kutu tickleyip, sevdiğim 4 sanatçının ismini verdikten sonra, sadece "i like it, i love it" yorumları yapmam yetti; sonuçsa harika. Bana bir arşiv sunsalar ve ordan kendime bir playlist hazırlamaya çalışsam bu kadar başarılı olmazdım herhalde. Kendi radyosunu yaratmak isteyenlere duyurulur!

